1 ŞUBAT 2017 VİZYON

2016, ABD, 2 saat 17 dakika

Yönetmen: Kenneth Lonergan

Oyuncular: Casey Affleck, Michelle Williams

Misliyle yetenekli bir yönetmen olmasına rağmen türlü talihsizlikler yüzünden az film çekebilen Kenneth Lonergan’ın son filmi Manchester by the Sea, Oscar komitesinin ilgisine mashar olması -eğer La La Land’den zaman kalırsa- beklenen geçtiğimiz yılın en nitelikli filmlerinden.

You Can Count On Me (2000) ve Margaret’ta (2011) olduğu gibi yine merkezine “ölüm” temasını oturtan Lonergan, yazıp yönettiği bu öyküde, Trump’ın son seçimlerde kutsayarak seçimleri kazandığı “orta sınıf-beyaz erkek”in çöküşünü Lee Chandler’in (Casey Affleck) üzerinden sarkastik bir üslûpla ele alıyor.

Filmin adı neden Oscar’la birlikte anıllyor?

Manchester by the Sea, Oscar’a layık görülüyor çünkü hayatı mahvolmuş, ailesini ve kendini kaybetmiş, istemediği bir işte, istemediği insanlarla, istemediğin bir hayatı yaşayan Lee Chandler rolünü, Casey Affleck neredeyse setin dışında da emsalsiz bir Tutunamayanmış gibi başarıyla oynuyor. Bundan daha önemli olarak Lonergan, Chandler’in çöküşü üzerinden sosyolojik bir genel manzara resmi çiziyor. Birleşik Amerika’daki en öfkeli kalabalık olan beyaz-orta sınıf-hristiyan-işçi’nin lümpenliğini, “ölüm”le sarsarak davranışlarını gözlemlemek istiyor. Filmin bu sınıfın körlüğü ve hatalarına odaklandığını söylemek yanlış olmaz. Chandler’in yanlışlıkla yıktığı aile, kardeşinin ölümü sonrası yeğeniyle ilişkisi esasında çürüyen beyaz erkek sistemin bir tezahürü olarak düşünülmeye fazlasıyla müsait. Ayrıca sinematografi ve müziklerin kullanımı leziz.

Filmin toplumsal dönüşüme dair bir mesajı var mı?

Hem evet hem hayır, evet çünkü kişi ve kişilerarası ilişkileri birer sosyalojik metafor olarak okumayı tercih ederseniz, Amerikan toplumunun içine gömüldüğü popülist söylemin yüzeysel çiğliğini görübilirsiniz. Hayır, çünkü film düz bir şekilde kardeşini ve ailesini kaybeden, kendini de “kaybedenliğe” mahkum eden arabesk yürekli Lee’nin dramasını flashbacklerle olduğu gibi kabul edip “ölüm ve geride kalanlar” temalı bir okuma yapmaya da imkan sağlıyor.

Machester by the Sea bir eve-dönüş hikayesi mi?

Evet, bu bağlamda Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta’sını (2007) düşünebiliriz. Doğup büyüdüğü kentten uzaklaşan baş karakterimiz Lee Chandler, kardeşinin ölüm haberiyle küçük kasabasına, terk ettiği kozasına döner. Fakat işler cenaze merasimini organize etmekle sınırlı kalmayacaktır.

Bu filmi neden izlemeliyim?

Ailesini ve konforunu bir “hata” yüzünden kaybeden Lee’nin ölümü ve yalnızlığı deneyimleşi, Amerikan sinemasında görmeye alışık olmadığımız türden gerçekçi bir şekilde inşa edilmiş. Senaryoya serpiştirilmiş absürd detaylar ölümü gülünçleştirirken filmi, uzunluğuyla ters orantılı bir şekilde seyredilir hale dönüştürüyor. Buna mukabil, Manchester’ın karasal ikliminden büyüleyici bir sinamatografi çıkartan filmin kış aylarında çekilmesi rastlantısal bir şekilde gelişmiş senaryoyu yazarken de Lonergan, zihninde hep Manchester’ın coğrafyasını düşünmüş.

Filmde tanıdık yüzler var mı?

Trajedesine şahit olduğumuz Lee Chandler; rolündeki Interstellar’dan hatırlayacağınız Casey Affleck muhtemelen hayatının en iyi performansını sergiliyor. Fakat rolün daha önce Matt Damon için düşünüldüğünü, Damon’un Martian’da oynama kararı vermesiyle Affleck’e verildiğini hatırlatalım. Yönetmenle, This Is Our Youth’da (1996) da çalışan Affleck için Lonergan, onun istisnai bir şekilde başarılı bir oyuncu olduğunu belirtiyor. Ayrıca Lee’nin eski eşi Randi’yi oynayan Michelle Williams’ın leziz bir oyunculuk ortaya koyduğunu belirtmek gerek.