2016, Birleşik Krallık, 100 Dakika
Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: Dave Johns, Hayley Squires
Vizyon tarihi: 30 Aralık

Ken Loach sinemasının, yeryüzünde süre giden toplumsal eşitsizliğe verilmiş basit ve etkileyici cevaplar olduğunu düşünebiliriz. Karakterlerini günlük hayatta herkesin karşısına çıkabilecek kişilerden seçen Loach, durmaksızın puslandırılan edilen neo-liberal biriktirme trendinin işçi sınıfı üzerinde yarattığı tahribatı deşifre eder. Şimdi diyeceksiniz ki madem bu kadar sistem karşıtı nasıl Cannes‘da -iki kere- Palme d’Or‘a layık görüldü? Sanırsak bunu “uygar ve hoşnutsuz” dünyanın entelektüel şımarıklığı olarak nitelemek yerinde. Unutulmamalı ki Yılmaz Güney de keskin muhalefetiyle En İyi Film ödülünü kazanmıştı. Eğer sinema ile içli dışlı iseniz, bu yıl adını en çok duyduğunuz yapımlardan biri olmalı I, Daniel Blake.

I, Daniel Blake Palm d’Or almayı hak eden bir film mi?
Bir soruyu cevaplamak, sorunun ne kadar genel bir kavramı açıklamanızı istediğiyle orantılı bir zorluktadır. Ortalama bir sinema sever için “Film Noir nedir?” sorusu pek de zorlayıcı sayılmaz. Herhangi bir sinefile, La Nouvelle Vauge akımını anlatmasını sorduğunuzda, size birkaç saniye içinde bir tanım yapar. Lakin, yeryüzünde sizin için “Sinema nedir?” kadar genel bir soruyu cevaplayabilecek çok az insan vardır. “Bir benzetme içeren hiçbir tanım, bir tanım değildir.” tabiri, sanıldığından da büyük bir mana taşır.

Kimdir bu Daniel Blake ve hikaye neden onun etrafında dolaşıyor?
Daniel Blake esasen emekli bir marangoz. Ancak Loach gibi bir yönetmenin baş karakteri olabilecek basitlikte yaşıyor. Film ise onun bürokrasiyle yaşadığı mücadeleyi anlatmakta. Loach, sosyalist fikirlerini hemen her karesine yansıtan bir isim. Hemen her filminde olduğu gibi, işçi sınıfından bir portre yansıtılıyor. Sistemin, kendine sömürü objesi olarak belirlediği insanlara karşı kurduğu bürokrasi labirenti ise filmimizin merkezi. Bu bağlamda Kafka‘nın Dava’sının metaforlarla dolu olmayan bir hali olarak düşünebilirsiniz. Daniel Blake bir adam olmaktan çok, bir filmin baş karakteri olarak göremeyeceğiniz herkesin bütünü. Bay Blake, dertlerinin sıradanlığına kulak kabartmayacağımız kadar avam biri. Daniel Blake, eğitim hayatınızın başlangıcından beri, o olmamak adına çalıştığınız kişi.

Film sosyal topluma etki edebiliyor mu?
Bürokratik kaos, Birleşik Krallık’ın en büyük düğümü. İşçi sınıfının çıkış yolu bulamadığı, devletin üst kademelerinin elleriyle inşa ettiği bir çıkmaz sokak. Daniel Blake karakteri bu yüzden bir sembol. Sosyal hareketlerde sembollerin ne denli önemli olduğuna dair sayısız akademik makale bulabilirsiniz. Daniel Blake, an itibariyle bu semboller arasına adını yazdırmış durumda. Başta Newcastle olmak üzere, işçi sınıfının sayısız coğrafyasında, duvarlara filmin hem ismi hem de içindeki vurucu kısım olan “Ben, Daniel Blake” cümlesi sokaklara yazılmakta. Grafiti sanatçılarının popüler sloganı haline geldi. Birçok işçi eyleminde, pankartlarda görebiliyorsunuz bu sözleri. Politik bir yapımın, toplumsal yankı bakımından alabileceği en gururlu karşılıkla taçlandırılıyor Ken Loach’un son filmi.

Kadroda tanıdık isimler var mı?
Öncelikle, senarist Paul Laverty ile olan iş birliği, Ken Loach’u ikinci Palm d’Or’una taşıyan en büyük etmenlerden biri. İkili arasındaki uyum, sinema tarihinde eşine zor rastlanır bir kimyevi tepkimeye sebep oluyor. The Wind That Shakes The Barley‘nin de senaristi olan Laverty, Loach’un gerçekçiliğini tam anlamıyla kavrayabilen ender isimlerden. Filmin baş rol oyuncusu Dave Johns, esasen bir aktör sayılmaz. Kendisi başarılı bir stand-up komedyeni. Kariyerindeki ilk ciddi rolde, ortaya muazzam bir performans koymuş. Johns’a eşlik eden Hayley Squires ve Sharon Percy de herhangi bir elle tutulur geçmişi olmayan isimler. Buna rağmen, tecrübenin oyunculuk için her şey olmadığını gözlerimizin önüne sürüyorlar.

Peki, neden I, Daniel Blake’i izlemeliyim?
Eğer sinema tarihinin en tüfeklerinden biri Ken Loach’tan bahsediyorsak, Karl Marx‘ın “Anlatılan senin hikayendir!” vecizesini kullanmak için daha iyi bir fırsat olamaz. Bir dağın tepesinde mahsur kalan tırmanışçının çaresizliğini izledik. Uzay’ın derinliklerine sürüklenen bir astronotun çaresizliğini de. Yenilmesi mümkün olmayan bir düşmana karşı koyan azınlığın çaresizliği, belki de sinemanın en büyük tekerrürü. Lakin, en son ne zaman, basit ve bayağı bir çaresizliğe tanık oldunuz? Hayatın doğal akışı dahilinde, serüvenlere konu olmayacak bir çaresizliğin? Daniel Blake’in çaresizliğini izleyiniz. Bir sinema salonunu terk ederken şöyle fısıldayacaksınız; Ben…