Emektar sinemacılar şöyle der: “Bir filme dair; ortalama insanın vereceği hüküm, ilk on dakikada belirlenir.” Eğer onlara etkileyici bir giriş sunamazsanız, filmin kalanında izleyiciyi geri kazanmanız oldukça zorlaşır. Bunu, hayata dair hemen her gerçekliğe uygulayabiliriz aslında. Çünkü, her bir film, yeni biriyle tanışırken yaşadığınız mekaniklerin aynılarını tetikler. Yalnızca etkilemek için de önemli değildir bu. İzleyiciyi bir duyguya sokmak, ona belli bir atmosferi yaşatmak istiyorsanız, hikayeyi anlatmaya başlamadan hazırlamalısınız onları.

Yalnızca iyi bir girişi olmadığı için, hak ettiği başarıya ulaşamamış sayısız yapım var. Usta yönetmenler bu hataya düşmemeye öncelik verirler. Birçok senarist; filmin ilk on dakikasını oluşturacak kısmı, en son kaleme alır. Çünkü filmin tamamına hakim olacak hissiyat, makara dönmeye başladığı an kaplamalıdır sizi. İki saat civarı sürecek, derin bir yolculuğa çıkacaksınız. Size uzatılan el, olabildiğince çekici olmalı, haksız mıyız?

TINQ sizler için, gelmiş geçmiş en iyi film açılışlarını derledi! Acaba seçtiğimiz filmlerden hangilerinin başlangıcını izlerken kaybolacaksınız? Eğer kendinizi -onca işinizin ortasında- filmin tamamını izlerken bulursanız, bize kızmayın. Lakin, film bittiğinde sizi TINQ’e bekliyor olacağız, çünkü başkalarının da bu şaheserleri bilmeye hakkı var!

Not: Filmleri herhangi bir sıralamaya göre dizmedik, en iyiler arasındaki en iyinin hangisi olduğuna kendiniz karar verin istedik.

A TOUCH OF EVIL (1958) – ORSON WELLES

A Touch Of Evil‘in açılış sahnesi, başlı başına bir kısa film olabilir. Hatta iddia ediyoruz, bugün çekilseydi, üç buçuk dakikalık bu giriş sahnesi, kısa film festivallerinden sayısız ödülle dönerdi. Orson Welles, hayatında hiçbir zaman kolay yolu seçmedi, A Touch Of Evil de bunun en büyük kanıtı. Işık ve kurgu işçiliği konusunda en zor türlerden biri kabul edilen film noir’ı, geniş planda ve tek sekansta başlatmak herkesin cesaret edebileceği bir şey değil. Toplamda elliye yakın figüranla, en ufak hataya düşülmeden çekilmiş sahne, bir sinema mucizesi.

ONCE UPON A TIME IN WEST (1968) – SERGIO LEONE

Spaghetti Western denilince aklınıza gergin bakışmalar geliyor değil mi? Biri silahını çekene dek beklediğiniz o tedirgin dakikalar… Yeryüzünde çok az film türünde, gelmiş geçmiş en iyi yönetmenin kim olduğu tartışmasız bir şekilde bellidir. Sergio Leone; western filmler için bu hususta, herhangi bir fikir ayrılığına yer vermiyor. Once Upon A Time In The West, 175 dakika boyunca elinizi, kemerinizdeki hayali tabancada tutacak bir film. Çünkü her yer tekinsiz, kimse güvenilir değil ve her an bir şeyler olabilir. Enrico Morricone’nin akıllara kazınmış notaları ve ortam sesinin müthiş yerleştirilişi ile Once Upon A Time size ilk andan “Bugün birileri ölecek.” diyor.

A CLOCKWORK ORANGE (1971) – STANLEY KUBRICK

Bu sahne hakkında yazılan makalelerin tamamını taş tabletlere kazıyıp, kocaman bir duvar inşa etsek bile yeterince saygı göstermemiş olabiliriz. Alex DeLarge ve çetesi, masumiyeti tüketiyor. Kötülük, iyiliği yavaşça özümsüyor. Alex ile göz göze geldiğiniz ilk an, nasıl bir adam olduğunu anlıyorsunuz. Tedirginlik sizi ele geçiriyor. Her şey rahatsız edici, her şey ürkünç. Toplumun gerçek yüzüne dair korktuğunuz, inkar etiğiniz her şey tek bir karede. Bütün bunların arkasında, Kraliçe Mary’nin cenazesi için yazılmış bir marş, elektronik enstrümanlarla icra ediliyor. Çünkü bu bir cenaze sahnesi. A Clockwork Orange, 136 dakika sonra masumiyetinizi gömeceği çukuru kazıyor.

RESERVOIR DOGS (1992) – QUENTIN TARANTINO

Hayatınızda hiç bu denli boş bir muhabbet dinlediniz mi? Madonna şarkılarının, derin hikayeler üzerine mi büyük penisler hakkında mı olduğunu konuşan bir grup adam ve etraflarında dönen kamera… Tam sekiz dakika boyunca, aşırı anlamsız konularda tartışan bir sürü ruh hastası. Lakin yan masada oturduğunuzu hayal edin. Oldukça tehlikeli görünen adamlar, hiçbir manaya gelmeyen cümleler söylüyor. Sonrasında ne mi oluyor? Tarantino -bizzat oturduğu masadan- size bu kadar boş muhabbet yeter, hadi işe koyulalım diyor. O sırada Little Green Bag çalmaya başlıyor, güneş gözlükleri takılıyor. Hemen ardında da sinema tarihinin en ikonlaşmış sahnelerinden biri arzı endam etmeye başlıyor.

AGUIRRE: THE WRATH OF GOD (1972) – WERNER HERZOG

Bütün açılış sekansları yoğun motifler veyahut hikayeye dair detaylar içermek zorunda değil. Atmosferi yaratmak için bambaşka yöntemleri de deneyebilirsiniz. Bu bağlamda Herzog, sizi karanlığa davet ederken, tamamıyla sanatsal görsellerden yararlanıyor. Çünkü Aguirre: The Wrath Of God, başrolünde coğrafyanın ta kendisinin olduğu bir film. Epik bir anlatı ama kahramanlık üzerine değil. Peru ormanlarını, sayısız açıdan gözünüzün önüne getiren yapım; doğanın, sizi kolayca yok edebileceğini hissettiriyor. Filmin bütününe sirayet eden, “insanoğlunun acizliği” temasını, birkaç dakika içinde iliklerinizde hissediyorsunuz.

BLACK SUNDAY (1960) – MARIO BAVA

Şu ana dek fark etmediyseniz itiraf edelim, TINQ ekibi olarak, Giallo’lara ciddi manada bağlıyız.Daha başlangıcında sizi mistisizmin karanlık tarafına çeken Black Sunday’in tamamı için bir ortaçağ ritüeli dersek abartmış olmayız. Giallo türünün en önemli özelliklerinden biri olan cinselliğin ön planda tutuluşu geleneği, Mario Bava tarafından da titizlikle devam ettiriliyor. Açılış sekansı, sizi yalnızca ürkütmeye çalışmıyor. Anlam veremediğiniz bir çekiciliği de işliyor. Kendinizi bir ayinin ortasında buluyorsunuz.

ANTICHRIST (2009) – LARS VON TRIER

Lars von Trier‘nin en karanlık filmi sayılabilecek Antichrist için açılış sahnesi en kilit rolde. Çünkü filmin geri kalanı, bu kısacık trajedinin üzerine inşa ediliyor. Öyle ki, geriye kalan 109 dakika için bir travma-sonrası süreç diyebiliriz. Filmin karakterleriyle beraber, kendinize gelmeye, bu korkunç olayı unutmaya çalışacaksınız. Lakin Lars Von Trier asla izin vermeyecek buna. Antichrist, “Eğer sansasyon yaratacaksan buna değmeli.” sözünün vücut bulmuş hali.

8½ (1963) – FEDERICO FELLINI

Sinemada sürreal olan, gerçeğin zıttı manasına gelmez. Akıl almaz absürtlükleri, oldukça gerçekçi işleyebiliriz. Fellini bu işin en büyük ustalarından biri. Eğer izleyiciyi, bir karakterin iç dünyasına sürükleyecekseniz, hikayeyi neden orada başlatmayasınız ki? Neden uzun betimlemelere ihtiyaç duyasınız? Fellini’nin, şu an hala sembolizm konulu bütün derslerde anlatılan üç dakikası, bir şahesere giden ilk basamak.

REAR WINDOW (1954) – ALFRED HITCHCOCK

Hitchcock, sizi önce Jeff ile tanıştırıyor. Sonrasında Jeff’in dünyasından dışarı bakıyoruz. Bütün bir mahalleyi, tek bir camdan görülen her kareyi izliyoruz. Birçok insanın günlük hayatına konuk oluyoruz. Lakin bir gerginlik var havada. Anlam veremediğimiz bir tekinsizlik… Kamera bir noktada, maceramızı Jeff’e dönerek noktalıyor. Sonrasında ise hikayemizin merkezini oluşturacak gerçekliği görüyoruz. Çünkü biraz önceki küçük turumuz, gerçekten de Jeff’in bütün dünyasıydı… Hitchcock bildiğiniz üzere kariyerinin başında bir sessiz film yönetmeniydi ve bu sebeple hikayeyi kelimelerle anlatmayı asla sevemedi.