Nokta atışı bir karşılığının bulunmaması ve tanımlanmasındaki zorluk sebebiyle, “Böyle puşt gibi, ibne gibi bir şey” kategorisine ipi göğüsleyerek girebilecek bir terim olan MacGuffin, genel kanının aksine Alfred Hitchcock tarafından değil, İngiliz senarist Angus MacPhail tarafından türetilmiştir. Geleneğin kendisinin çok daha eski tarihlere dayanıyor olması gerçeğine karşın, Hitchcock’un terime yaptığı Midas dokunuşu, kendisinden önce ve sonraki bütün film okumalarının şerit değiştirmesine sebep olmuştur.

MacGuffin, biçim edinmeye başladığı ilk vakitler olan 1930’larda ortaya çıktığında, senaryodaki karakterlerden biri/ birkaçı için pratik veya sembolik anlamda değer taşıyan, ancak hikayenin gidişatına pek de etkisi bulunmayan bir nesne, insan ya da mekanı tasvir etmek üzere kullanılır. Hikayenin alevini körüklemek için her şeyin merkezinde durabilir yahut sadece dikkatli gözler için eklenmiş bir satır arası elementi olarak seçilir. Bu herhangi bir şey olabilir, öte yandan hiçbir şey de… Tanım yeterince belirsiz gelmedi mi? O zaman sizi Hitchcock’un, 1939 senesinde ders verdiği Columbia Üniversitesi’nde yaptığı tanımla baş başa bırakalım:

“Trendeki iki adam üzerine bir hikayeden alınan, İskoç kökenli bir isim olabilir Adamlardan biri ‘Bagaj rafındaki o paket de neyin nesi?’ diye der. Diğeri de ‘O bir MacGuffin.’ diye cevaplar. Adamlardan ilki ‘MacGuffin ne?’ diye sorar. ‘Şey,’ der diğer adam, ‘İskoç dağlarındaki (yayla mı desek?) aslanları avlamak üzere kullanılan bir aparat.’ ‘Ama aslanlar İskoç yaylalarında yaşamaz ki.’ der ilk adam ve diğeri cevaplar: ‘Eh bu durumda, o bir MacGuffin değil.’ Yani gördüğünüz gibi MacGuffin aslında hiçbir şey.”

Hitchcockçu anlamda MacGuffin, dolayısıyla, hikayenin genel çerçevesi içinde ve ona bağlı olarak öneminin belirlendiği bir aygıt, senaryonun zenginleşmesine katkıda bulunacak bir dekor konumundadır. Karakterler için ciddi manada önem taşıyan bir şey olmasına karşın, anlatıcı için pek bir şey ifade etmez. Dördüncü duvarın ötesindeki rolüne müdahale edilmez ve hikaye içindeki konumu üzerinden belirlenir. Bu bağlamda seyircinin değil, senaryonun ön planda olduğu kolayca söylenebilir. Keza, Hitchcock filmlerinde MacGuffin, olabildiğince belirsiz ve nispeten geri plandadır.

Hitchcock’tan sonra kimi isimler MacGuffin’i yeniden yorumlamıştır. Misal, George LucasR2d2’yu, daha spesifik olmak gerekirse beraberinde taşıdığı Death Star planlarını filmin MacGuffin’i olarak gördüğünü söylemiş. Lucas’ın tüccar zihniyetine oldukça uygun düşen bu tanımda MacGuffin, seyirci tarafından da filmin karakterleri kadar önemsenecek, güçlü bir şey olduğunda daha fazla işe yarar, çünkü bu sayede seyirciler olarak hikayenin içine daha iyi çekiliriz. Bu tanımla beraber MacGuffin artık, hikayeyi besleyecek bir element olmaktan çıkıp, seyircilerin hikayenin ağına ne kadar kapılacağı hesabına göre belirlenen bir imge haline gelmiştir.

Tek YüzükLord Of The Rings 

J.R.R. Tolkien’in kaleminden çıkan, 20. Yüzyılın en büyük edebi eserinin konusu hakkında size açıklama yapmamıza gerek yok. Lakin, bir obje olmasına rağmen, kendi iradesi olan tek yüzük, nevi şahsına münhasır bir Macguffin. Filmin asıl amacının Macguffin’i yok etmek olması ve kullanıldığında asla tanık olmamamız, onu bu denli benzersiz kılıyor. Öyle ki, belki de insanlık tarihinin gördüğü en uçsuz bucaksız hikaye, bu yüzüğün etrafında dallanıp budaklanıyor. Sonrasında, tanrısal bir yetenekle yazılmış, binlerce sayfalık külliyatlar doğuyor. Peter Jackson’ın, bu Macguffin’i uygulamaktaki başarısını da takdir etmek gerekir.

Çanta, Pulp Fiction

Vincent Vega ve Jules Winnfield’ın hayatları pahasına geri almakla görevlendirildikleri çantanın içinde ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. Açıldığında, dışarı koyu sarı renkte bir ışık vermesi ve şifresinin 666 olması dışında bilgi vermiyor Tarantino bize. Hakkında pek fazla iddia var. Bizim favori teorimiz ise, içerisinde Marcellus Walace’ın ruhunun olduğu fikri. Düşünsenize, Marcellus Wallace, ensesinde bir yara bandıyla geziyor. İskandinav mitolojisi başta olmak üzere, insanların ruhlarının ense kökünde konumlandığı ve ölümlerinde bu noktadan çekildiğine dair inançlar görmemiz de bu teorinin argümanları arasında. Ne olabileceğine dair kafa yormak ne kadar eğlenceli olsa da, gerçek esasen tam karşımızdadır. Çantada ne olduğunun hiçbir önemi yok. Çantada kocaman bir MacGuffin var.

Rosebud, Citizen Kane

Belki de MacGuffin tanımının, en azından Hitchcock tarafından yapılan tanımın tam karşlığı Orson Welles’in baş yapıtında işleniyor. Rosebud, filmin henüz ilk dakikalarında öğrendiğimiz, soyut bir sözcük. Elbette bu soyutluk, kelimenin sözlük anlamında değil. Neden, Bay Kane gibi bir adam, ölüm döşeğinde, dünyevi varlığına veda etmeden hemen önce, bu kelimeyi sayıklar? Filmin son sahnesine dek bunu öğrenemeyiz. Çünkü bu kelime, Kane’in bütün hayatını öğrenmemize açılan kapıdır yalnızca. Filmdeki en önemli şeydir ve hiçbir önemi yoktur.

James Francis Ryan, Saving Private Ryan

MacGuffin tanımı yapılırken, esasen obje kelimesini ne kadar geniş anlamda kullandığımızı belirtmemiz gerekirdi. Çünkü her tekil kelime, karşıladığı anlam soyut veyahut somut olsun, bir MacGuffin olabilir. Hatta, bir insan bile olabilir. Tom Hanks ve Steven Spielberg işbirliği ile 5 Oscar’a uzanan Saving Private Ryan, filme adını veren askeri bulmak adına çıkılan bir yolcuğu anlatır. Hikaye Er Ryan’ın etrafında şekillenir, bütün karakterleri birleştiren, yolları kesiştiren nihai amaç onu kurtarmaktır. Öyle ki, Er Ryan’ın kendisi bile, bu amaç uğruna girilen mücadeleye katılır.

Maltese Falcon, Maltese Falcon

Hayatınızda hiç, birbirleriyle pek alası olmayan kuvvetlerin, olası kapışmalarında kimin kazacağını hayal ederken buldunuz mu? Sinema tarihinin en karizmatik karakteri bile sayılabilecek özel dedektif, birçok suçun tanımı değiştirebilecek kadar kurnaz üç hırsız ve her Bogie’ye göre her belanın merkezinde olması gereken, bir kadın. İşte bu karakterler, film-noir türünü Amerikan topraklarına taşıyacak bir hikayede birleşecekse, uğruna kapışacakları bir kazanç olmalı. Lakin görmek istediğimiz karakterler, onların imkansız mücadelesi ve elbette bolca Humphrey Bogart. Yapılacak şey basit, ortalarına bir MacGuffin fırlatıp oyunu başlatmak. Mücevherlerle dolu bir bir şahin heykeli, kulağa yeterince iyi bir fikir gibi geliyor.