David Cronenberg’in 2011 çıkışlı A Dangerous Method filmini izleyenler Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung arasındaki entelektüel gerilimin varlığına aşinadır. Psikolojinin gelişiminde büyük rol oynayan bu iki büyük düşünürün hoca-öğrenci rolüyle başlayan ilişkisi kısa zamanda dostluğa dönüşmüş; bilimsel önemi hayli yoğun fikir alışverişlerinde bulunmuşlardır. Eğer üstünkörü özetlemek gerekirse amansız bir pozitivist olan Sigmund Freud, insan davranışlarını çözümlemeye girişirken metafizik açıklamalardan uzak durmaya çalışırken Jung durmamıştır.  Jung, bilinç-dışının soyaçekime göre şekillendiğini ileri sürmüş, insanın evriminin kolektif bir bilinçdışı yarattığının altını çizmiştir. Teorisine göre insanların bilinçdışlarında atadan oğula aktarılan ilk örnek (arketip) formlar vardır. Söz gelimi yılan korkusu, insanlığın yılanın tehlikeli oluşunu fark ettiğinden beri barındırıp kuşaklar boyunca aktardığı gizil bir korkudur ve ilk kez yılan görmüş bir bebek bile ondan korkabilir. Bunun haricinde Jung, mistisizme ve okült geleneklere ilgi duymuş, Freud’un ayakları maddi gerçekliğe basmaya kodlanmış teorisinin fazlasıyla dışında kalmıştır.

Arketip, Jung’un geliştirdiği teorinin ana kavramlarından birini oluşturmaktadır. İnsanlığın genetik olarak aktarılan hafıza parçaları şeklinde tanımlanabilecek arketipler, düşünüre göre başlangıçtan günümüze kadar sürekli olarak yeniden inşa edilmektedir. Bahsi geçen yeniden inşa süreci edebi bir metinde, bir tabloda, bir sinema filminde olabileceği gibi elbette -temel olarak- günlük dil üzerinde gerçekleşmektedir.

Joseph Campbell, 1949 yılında yazdığı “The Hero With a Thousand Pages” isimli kitapla, karşılaştırmalı bir mitoloji ve söylence analizi yapmış ve yeryüzünün herhangi bir noktasında anlatılan herhangi bir hikayede, rahatlıkla sınıflandırılabilecek klişe olay örgüsü ve benzer işleve sahip kişiler olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Yani kimi arketipler vardı ki hiç değişmiyor kendini farklı görünümler altında mitlerin içinde tekrar ediyordu. Basitçe “kötü kadın”“iyi kalpli prenses”“gözden düşmüş prens” ve sair gibi kişi ve durumlar, metne yapısal olarak yaklaşıldığında, yeryüzündeki diğer hikayelerle büyük bir ortaklık taşıdığı fark edilebiliyordu. Campbell bu çalışmalarına gereken ilhamı ise daha önce Rusya masallarını işlevsel olarak gruplara ayıran (Masalın Biçimbilimi) Vladimir Propp‘tan alıyordu. Bu çalışmalar, sinemanın konusu olmaya ise George Lucas‘ın Star Wars‘ın senaryosunu yazarken, -Campbell’in çalışmalarından ilham almış ve onu sinema sektörü için basitleştirmiş- Christopher Vogler‘den etkilenmesiyle başladı.

Bu yazıda Hollywood filmlerinde sürekli tekrar eden “yaşlı bilge” imgesinin izini süreceğiz. Jung’un Tanrı’nın oğlu İsa olarak kişileştirdiği “yaşlı bilge” Joseph Campbell’e göre mitin içinde her zaman koruyucu bir rol oynar ve baş kahramanla karşılaştığında ona macerasını tamamlaması için kimi özel nesneler hediye eder. The Lord of the Rings‘te Gandalf‘ın Frodo‘ya verdiği kılıç Sting‘i ve yolculuğundaki manevi etkisini düşünün. Taşlar yerine oturuyor değil mi? Ya da bir diğer çok bilinen yaşlı bilge figürünün, Albus Dumbledore‘un, Harry Potter‘ın hayatı üzerindeki etkisine odaklanalım. Annesi ve babası katledilen Harry, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na başladığı ilk yıl, okul müdürü Dumbledore’dan “babasının mirası” olarak Görünmezlik Pelerini‘ni alır. Bilindiği üzere Harry’nin yedi yılda yediği bütün haltların altında bu pelerin vardır ayrıca yetmezmiş gibi pelerin Ölüm Yadigarları’nın da bir parçasıdır. Ayrıca Dumbledore’un Harry’nin görevini tamamlayabilmesi -Voldemort’un yok edilmesi- için hikayenin kilit noktalarında devreye girmiş onu kollamıştır.

Karete Kid‘de Daniel‘in olgunlaşmasında bir Hindu rahibi rol oynayan ve araba temizlemeyi dini bir ritüele dönüştüren Mr. Miyagi‘nin etkisi tartışılabilir mi? Yahut bir Kral Arthur arketipi olan Luke Skywalker‘ın gelişiminde Obi-Wan-Kenobi‘nin maddi manevi etkisini yadsıyabilir miyiz? Eski Türk filmlerinde Hulusi Kentmen‘in oynadığı rolleri düşünün. O her zaman güçlü kuvvetli, babacan, kimi zaman sorun kaynağı olsa da hep affedici bir Türk usulü bir  “kuvvetli baba”, “yaşlı bilge” arketipini kendi bedeni üzerinde taşımadı mı? Mesut Bostan konuyla ilgili leziz makalesinde şöyle diyor “Hulusi Kentmen imgesinde, derinlerde çocukça bir tanrı tasavvuru saklıdır.” Buradan çıkartılacak yegane sonuç Hulusi Kentmen imgesinin inşa sürecinde, Tanrı arketipinden pay aldığıdır. O sebeple Kentmen’in imgesinin gücü, fiziksel özelliklerinin de destek verdiği arketipten ötürüdür denebilir.