J.R.R. TolkienOrta Dünya‘yı yarattığında, edebiyat tarihi kalıcı olarak değiştirdi. Kendiden sonraki kuşakları etkilemek veyahut bir edebi tür yaratmak gibi, pek az esere nail olacak cümleler, Tolkien için sıradan sıfatlar haline geldi. Yirminci yüzyılın en büyük edebi eser, bir sonraki yüzyılın hemen başında ise, muazzam bir uyarlamayla beyaz perdeyi ziyaret etti. Kitabın, bir sonraki jenerasyona aktarılması için kusursuz bir enstrümandı  bu üç film.

Elbette ki, The Lord Of The Rings‘i bir film haline getirmeyi planlayan ilk kişi Peter Jackson değil. Jackson doğmadan  dört yıl önce, 1957 yılında, Tolkien ilk resmi teklif, birçok tanınmış edebiyatçının menajeri Forrest J. Ackerman tarafından yapıldı. Lakin Tolkien oldukça net ve olumsuz cevaplarla, yapılan bütün teklifleri reddediyordu. Çünkü o dönem, böyle bir olası yapımın altından kalkabilecek tek stüdyo Walt Disney‘di ve Tolkien Disney’den pek  hoşlanmıyordu. Kendi deyimiyle, “masalsı” anlatıları, The Lord Of The Rings ile taban tabana zıttı. Eseri kavrayabilme yetenekelerine asla güvenmedi Tolkien.

Takvimler 1969’u gösterirken, Charlie Chaplin‘in kurucusu olduğu United Artists, The Lord Of The Rings’in film haklarını satın almayı başarır. Anlaşma duyurulur duyurulmaz, Peri Kızını istemeye giden bekarlar sürüsü gibi, onlarca yönetmen talep olur filmin arkasındaki isim olmaya. Birçoğu kendilerine oldukça güvenen, o yılların rakipsiz isimleriydi. En azından sinema kulvarında. Velhasıl, en derindeki fantezilerini The Lord Of The Rings’e adamış dört adam, onu hiç kimseye yar etmeyecekti. “İsa’dan daha büyük” bir müzik grubu, belki de insanoğlunun ritmi icadından beri çıkmış en büyük furya, The Beatles.

Bu denli büyük iki isim, tarih boyunca hiç yan yana gelmemişti. The Lord Of The Rings posterinin üzerine “The Beatles” yazmak, birçok dağıtımcının ıslak rüyalarını süslüyordu. Gişe geri dönüşü, hesaplanamaz yükseklikte meblağlara çıkabilirdi. Bu sebep United Artists, The Beatles’a gerekli şansı vermekte tereddüt dahi etmedeki. Elbette ufak bir pürüz vardı, Tolkien anlaşmaya koyduğu maddeler sebebiyle, filmi veto etme hakkını hep cebinde tutacaktı. Lakin The Beatles üyeleri kendilerinden oldukça eminlerdi. Sonuçta, şu ana kadar kimse The Beatles’a hayır dememişti. Niye desin ki?

The Beatles üyeleri, Tolkien’in eserindeki rolleri kafalarında çoktan dağıtmışlardı bile. Planlarına göre, Paul McCartney için düşülen rol Frodo Baggins‘ti. Grup üyelerinin tamamı, McCartney’nin asimetrik ve tombul suratının, hobbitleri hayal ederken akıllarında canlanan görüntüye çok yakın olduğunu düşünüyordu. Frodo’nun sadık yoldaşı ve hikayenin gizli kahramanı Samwise Gamgee‘yi ise Ringo Starr canlandıracaktı.  George Harrison ise, bu hususta kendisini vazgeçirmeye çalışılmış olsa da, asla ödün vermeyerek Gandalf rolünü üstlenmekte ısrarlıydı. Peki en popüler Beatle olan John Lennon kendisine hangi karakteri seçti dersiniz? Aragorn mu geliyor aklınıza? Hayır. John Lennon, şahsi favorisi olan Gollum‘u canlandırmak için yanıp tutuşuyordu! Lennon büyük ihtimalle kostümün bir parçası olmamasına rağmen, kendisiyle özdeşleşmiş yuvarlak çerçeveli gözlükleri çıkarmazdı. Aklınızda, yarı çıplak halde sürünen bir John Lennon canlanıyor mu?

Eğer bize soracak olursanız, müzik tarihinin en büyük “yoldaşlığını” parçalara ayıran Yoko Ono, o tarihlerde John Lennon’la daha tanışmamış olsa dahi, projede yer almalıydı. Kendisinin The Beatles üzerinde bıraktığı etkiyi düşünürsek, Sauron veyahut Saruman rolleri için biçilmiş kaftan olduğunu söyleyebiliriz. Keşke Frodo’nun Barad-dur’a fırlattığı da tek yüzük yeirne John Lennon’ın alyansı olsaydı. Belki bugün hala The Beatles’a sahip olabilirdik. 

Dünyanın en popüler grubu ile bir önceki yüzyılın en büyük yazarını birleştirmekle de yetinmiyordu The Beatles’ın projesi. Yönetmen koltuğunda ısrarla istedikleri kişi de, ekibin kalanının deliliğini paylaşmalıydı. Böylesine devasa bir işin altından kalkabileceğini düşündükleri, zihnin geçenin ne olduğu asla kestiremeyecekleri tek adama gittiler: Stanley Kubrick.

Kubrick, oldukça heyecanlı bu dört adama ne hayır, ne de evet dedi. İşin doğrusu, Kubrick böyle bir projenin başında olmayı gerçekten istiyordu. daha doğru bir cümle kurmak gerekirse, bu film bir gün elbet yapılacaktı ve yapması gereken kişinin kendisi olduğunu düşünüyordu. The Beatles ile olan görüşmesinden sonra, yaklaşık bir ay boyunca kitabın defalarca üzerinden geçti. Hikaye inanılmaz miktarlarda büyüktü. Kurgunun olduğu şekliyle beyaz perdeye taşınması, dönemin imkanlarıyla, imkansızdan bile öteydi. Lakin hikayede büyük bir değişikliğe gitsek, onu çarmıha germek için hazır bekleyen hayranlar gözünün önüne geliyordu. The Beatles ile bir sonraki görüşmeye gittiğinde, cevabı oldukça netti: “Bu film, asla ama asla çekilemez. Bunu hiç kimse başaramaz. Çok büyük, bu hikaye bir film olabilmek için çok büyük.”

Üç Beatle, bu açık ve net cümlenin ne anlama geldiğinde hem fikirdi. Moralleri bozuk bir şekilde odadan ayrıldılar. John Lennon ise anlaşılmaz bir şekilde mutlu görünüyordu. Çünkü kendisi, Stanley Kubrick ile olan makus muhabbetlerinin satır aralarını okuduğunu iddia ediyordu. Ona göre Kubrick, projenin imkansızlığını dile getirerek, ortaya çıkaracağı işin değerini betimliyordu. Lennon’a göre, Kubrick uykuları kaçacak, geceler dört dönüp bu filmi yapsaydı, ne denli muazzam bir iş ortaya koyacağını düşünecekti. Sonrasında ise dönüp dolaşıp projeyi kabul edeceğinden emindi John Lennon.

Hemen her hazırlık için başlangıç verilmeye başlanmıştı ki, J.R.R Tolkien oldukça bir cevapla, hayal dünyasından çekip aldı The Beatles’ı. Orta Dünyanın Kadim yaratıcısı, projeyi okuduğu ilk an veto etmişti. Yakın çevresinin aktardığına göre, Tolkien, kendisine sunulan dosyadan zerre dahi hoşlanmamıştı. Elbette ki ikna edilemedi ve proje, Peter Jackson isimli bir hobbit onu balık tutarken bulana dek, yokluğa karıştı. Yine de, ellerinde kalan tek şey olan, filme dair hayalleri bile güzel olsa gerek The Beatles’ın. Sonuçta, bir hayal dünyası denilebilecek kadar görkemli bir hayat yaşıyorsanız, size hayal kırıklığı yaratabilecek yeryüzünde pek az şey olabilir. Bu reddediliş, The Beatles üyelerine bir miktar, “hayatta” hissettirmiştir.

J.R.R. Tolkien, projede spesifik olarak neyi beğenmedi bilmiyoruz. Lakin biraz geniş açılı düşünmeye çalışırsak, dünyada en nefret ettiği şey arabalar ve televizyonlar olan bir edebiyat tanrısından bahsediyoruz. Işıltılı ve gürültülü hayatlardan uzakta, huzur içinde yaşamayı seçen bir adam var karşımızda. Peter Jackson gibi, Hollywood’un karmaşasından tamamıyla uzaklaşıp, Yeni Zelanda’nın kayıp cennetinin ortasında Orta Dünyayı inşa edemeyecek herkes, The Lord Of The Rings’e yalnızca zarar verirdi.