Edebiyat, tarih boyunca sinemanın en yoğun beslendiği materyal oldu. Öyle ki, başta 40’lı yıllar olmak üzere, beyaz perde, “Her başarılı yapımın arkasında hakkı yenmiş bir kitap vardır.” cümlesini haklı çıkarırcasına sırtını dayadı kitaplara. Muazzam bir kurguya olan ihtiyacı kapatmanın en güvenilir yolu olsa da, bir o kadar da riskli. Çünkü edebiyat çevreli, filminizi yerden yere vurabilir. “Kitabı daha iyiydi.” cümlesi, kuşkusuz ki uyarlama eserlerin vebası.

George Melies‘in, Külkedisi masalını beyaz perdeye uyarladığı 1899 yapımı filmin üzerinden, tamı tamına 118 yıl geçti. Uyarlamaların tarihi, sinemanın kendisi kadar geriye gidiyor, bu açıdan baktığınızda. Peki 20. yüzyıl ile birlikte, sanat ve kültür dünyasını topyekun işgal eden 7. branş, hangi taşların altına ellerini koyamadı? Gelmiş geçmiş en popüler edebi eserler arasında olmalarına rağmen, fiziki veyahut teknik şartlar sebebiyle, hangi kitaplar asla kameraların ardında duramadı? Sizler için bir liste hazırladık.

Karşınızda, uyarlanması imkansız kabul edilen 5 edebi eser!

Ulysses,
 James Joyce

20. yüzyılın hakkında en fazla konuşulan, yazılan, konuşulamayan, yazılamayan romanı, tek günü anlatır, 16 Haziran’da Dublin’de geçer. Bildiğimiz Odyssey’in Latincedeki karşılığı olan Ulysses, antik hikayenin modern bir yeniden anlatımıdır. Ulysses’in beyaz perdede asla tatmin edici bir yansımasının olamayacağı, deneme-yanılma metoduyla sabit bir argüman. Öyle ki, neredeyse hiçbir hatası olmayan iki yapım, herkesin takdirini toplamasına rağmen, hiç kimseyi tatmin edemedi. Bazen, en ufak detayına kadar tarife uygun yapsanız dahi, ortaya çıkan yemek beklentilerinizi karşılayamaz. 1967 yapımı Ulysses uyarlaması kitabın kendisine o kadar sadıktır ki, En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar’ı alnının akıyla eve götürdü. 2003 yılındaki başka bir örneği ise teknik açıdan öne çıkmaktadır. Bu uyarlamada, kitapta kullanılan bilinç akışı tekniği görsel olarak korunmaya çalışmıştır.

100 Years of Solitude, Gabriel García Márquez

Buendía Ailesinin, jenerasyonlar boyu süren hikayesi, edebiyatla yanıp tutuşan bünyelere bile oldukça zor anlar yaşatıyor. Sayısız karakter doğuyor, ölüyor, aile ağacına yeni kollar ekleniyor. Gabriel García Márquez‘in, 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmesinin ardındaki en büyük eser, bilindik sinema formlarına sığdırılamayacak bir işlenişe sahip. Gabriel García Márquez, kitabın film uyarlamasına, 2014 yılında aramızdan ayrılana dek, olası her fırsatta ne denli karşı olduğunu dile getirdi.

Atlas Shrugged, Ayn Rand 

Görünüşte bir roman olsa dahi, Atlas Shrugged aslında Ayn Rand’in nesnelcilik üzerine yazdığı bir tezdir. Bütün bir hikaye, vermek istediği mesaj ekseninde bir araya gelir. Kitabın ne denli uzun olduğunu bir kenara bırakın, kesip atabileceğiniz kısımlar bir hayli az miktarda. Tamı tamına 70 sayfa, aynı mekanda geçen bir diyaloğu, nasıl yansıtabilirsiniz ki? Ha denenmedi mi? Denendi. Ancak üç parçaya bölünerek, bütünlüğü yitirmesinin önüne geçilmeye çalışıldı. Ortaya çıkan sonuç, hiç kimseyi tatmin etmedi. Kickstarter projesi, bir sonraki halka için hala bütçe arıyor.

The Silmarillion, J.R.R. Tolkien

Peter Jackson, oldukça sansasyonel bir sürpriz yaşanmazsa, bir daha Orta Dünya’ya dönmeyecek. Hobbit serisi, ciddi eleştirilere maruz kaldı. Dünya çapında, belki de en fazla saygı gören yazarın oğlu Christopher Tolkien, memnuniyetsizliğini dile getirdi. Lakin bunlar olmasaydı dahi, The Silmarillion‘un sinemaya uyarlanması neredeyse imkansız. Çünkü kitaba, edebi tür olarak en yakın eser İncil diyebiliriz. Yaradılış hikayeleri, mitolojik figürler, sayısız karakter ve tamamı soyut dille anlatılmış hikayeler. Elbette, Gandalf’ın aynada sakalını düzeltişini bile 120 dakika boyunca izleyebiliriz. Konu Tolkien olunca, hiçbir görsele burun kıvıramıyoruz.

The Catcher In The Rye, J.D. Salinger

J.D. Salinger‘ın edebiyattaki isyankar ergen ruhunun ilk temsili Holden Caulfield’in hikayesini anlattığı Catcher In The Rye’ı şu zamana kadar hiç beyaz perdede görmememizin bir sebebi var. Bunlardan ilki kitabın lafını esirgemeyen tonu ve yer yer sertleşen içeriği yüzünden, ilk çıktığı zamanlarda uğradığı sansür. İkincisi, Salinger’ın gözünün yaşına bakmadan bütün filme uyarlama tekliflerini, yapımcıların gözünün yaşına bakmadan reddetmesi. Üçüncüsü ise, çoğunlukla iç sesin ön planda olduğu anlatıcı monologlarının, olası bir film uyarlamasında nereden bakarsanız bakın eksik kalacak olması. Özellikle son madde düşünülünce, bu durum belki hayra yorulabilir.