“Yalnızca güzel işler yapmak istiyorum. Kimsenin onları umursamaması, umrumda bile değil.”
– Saul Bass

Sosyal medyanın, hatta internetin olmadığı yıllarda, bir filmin tanıtımını yapmak oldukça güçtü. Gazetelerde, haftalık köşe yazılarından öte bir kampanya pek mümkün değildi. Birkaç hafta sonra vizyona girecek bir yapımı, insanların heyecanla beklemeleri için kullanılabilecek tek enstrüman vardı: Afişler. Film salonlarının duvarlarında, birkaç metrelik, dev tasarımlar. Bu afişler, bir filmin gişesine, en az oyuncular ve yönetmenin isimleri kadar etki ediyordu. Bugün çok azının ismi yeterince hatırlanıyor olsa da, bu afişlerin ardındaki yetenekler, sinemanın kahramanları arasındaydı.
18yk3cer2ztlsjpgBir özgeçmiş hayal edin, aynı sayfada Alfred Hitchcock, Martin Scorsese, Stanley Kubrick, Otto Prominger, Billy Wilder gibi isimlerle karşılaşıyorsunuz. Yalnızca sinemaya yön veren yönetmenlerle kalmıyor bu uzun liste. AT&T, Konica Minolta, United Airlines gibi küresel markaların da referansı gözünüze çarpıyor. Tahmin edilebileceği üzere böyle ışıltılı bir kariyer pek fazla insana nasip olabilecek bir başarı değil. Böyle bir yola baş koyacak herkes, olası imkansızlıklardan dem vuracaktır. Lakin Bass’ın hikayesi dinledikten sonra, hayıflanabileceğiniz tek kusur tembelliğiniz olacak. Bass, maddi imkansızlıklar sebebiyle, üniversiteye gidemedi. Birleşik Devletler’de Büyük Buhran’ın etkileri hala yaşanıyordu ve Bass’ın bakması gerekn bir ailesi vardı. Uyku ihtiyacını hiçe sayarak, her gün, sabahın ilk ışıklarıyla çalışmaya başladı, fakat geceleri sanat okuluna devam etmeyi de ihmal etmedi. Kayıtlı bir öğrenci olmadığı halde, Brooklyn Üniversitesi’nde bazı derslere bile girdi.
saul-bass-posing-with-film-posters-bearing-his-designs-ca-1960Saul Bass’ın sinemaya yaptığı katkıları iki ana başlığa ayırabiliriz. Bunların ilki ‘film açılışı’ kavramını değiştiren ‘tematik akış’ metodunu geliştirmesi. Bass’tan önce sinema salonlarında, film başlamadan önce, yapımda emeği geçenlerin isimleri perdeye yansıtılmaktaydı. İnsanlar bu sekansları elbette ki filmin bir parçası olarak görmüyordu. Bass bir filmin, makara dönmesiyle aynı anda başlaması gerektiğini savundu. İzleyiciyi daha ilk plandan senaryonun içine çekebilmek amacıyla, eserin muhteviyatına uygun grafik tasarımla zenginleştirilmiş akışlar üretmeye başladı. En önemli işlerinden olan Vertigo’nun açılışına dikkat edin. Tekinsiz grafikler ve fonda gerilim notaları Vertigo’nun vermek istediği his, Bass’ın kendi deyimiyle, makara dönmeye başladığı anda salonu kaplar. Renkler, filmin kalanına hakim olacak tonlardan seçilmiştir. Yazı fontu bile sizi bekleyen maceraya küçük bir hazırlıktır.

Saul Bass’in diğer muazzam yeteneği ise film afişleri. Bass’in afişlerinde kullandığı kendine has üslubu anlamak için ise Weimar Almanyası’na ve Bauhaus Okulu’na uğramamız şart. Bauhaus Okulu, Hitler’in gazabıyla ortadan kaldıran sayısız sanat akademisinden biriydi. Teknik ve sanatın bir kesişimiyle yükselen, cesur yeni dünyanın çizgilerini savunuyordu. Fotoğrafçılıktan mimariye dek, sayısız branşta eğitim verdi. Bununla beraber okul, kitlelerin gündelik hayatında kullandığı endüstriyel ürünlerin estetik problemiyle de ilgilendi, sade ama güzellik kaygısı güden tasarım fikirleri ortaya atıldı. Bu okulun sürgün hocalarından Gyorgy Kepes’le Bass’ın tanışması, onun afişlerindeki biçimin anlaşılması için epey önemlidir. Ayrıca, Bass’ın ürettiği afişlerde Rus yapısalcı tipografisinin etkisi de hissedilir düzeydedir. Söz gelimi Rus yapısalcılarından El Lissitzky’nin 1919 tarihli Beat the Whites With Red Wenge tablosundaki hakim dil, Bass’ın afişlerindeki hakim dilin farklı bir lehçesi gibidir. “Modern Amerikan” otoritesini oluşturan Art Deco ve Sovyet propagandatemasının kalbi, soğuk savaştan yıllar önce, aynı çekirdekten çıkmadır. Bu ironin vücut bulmuş hali de kuşkusuz Saul Bass’tir.
197Filmle ilgili kişi/nesne ya da olayların potporisini sunan klasik afiş yapımının aksine, Bass bütünü anlatacak minimal imgenin etrafında yukarıda bahsettiğimiz türde Rus tipografisini çağrıştıran font/ya da fontlar kullanmayı tercih eder. Soyutlama temelli bir eğilime sahip Bass afişleri, genellikle, müstehzi bir tonla izleyiciyi filme çağırır. Filme dair çarpıcı bir detay, bir kilit nesne Bass tarafından minimalize edilir. Semiyoloji derslerinde örnek olarak gösterilmeye uygun bir form alır. Filmin ikonlaşması için atılan bir adımdır bu. Bass’ın gece derslerine giderek mezun olduğu sanat okulundan sonra, ilk iş yerinin grafik tasarımcı olarak bir reklam ajansı olduğunu –ve daha sonra sektörde geçirdiği vakti hesaplarsak- filmin bütününü pazarlanması kolay, akılda kalıcı, farklı bir reklamcılık olayı haline getiriyor denebilir. Bu minvalde kayıtlı ilk Bass ürünü; 1955 tarihli A Man With the Golden Arm kendinden önceki posterciliği, neredeyse devrimci bir hamleyle kesip atıyor denebilir.

Saul Bass, sinemanın sanatın yedinci kolu olma yolculuğundaki en büyük kahramanlardan biridir. Kendi başına bir ekol olabilen bu dehanın, sayısız şaheseri içinden, en önemlileri burada. Andrew McPuri’nin derlemesiyle, bir saati aşan bir Saul Bass yolculuğuna çıkabilirsiniz.