Sevdiğiniz bir şeyin, gözlerinizin önünde yavaş yavaş yok oluşuna tanıklık ettiniz mi hiç? Eğer Duffers Kardeşler, M. Night Shyamalan’ın isteğini kabul ederse, Stranger Things’in başına gelecekler işte bu.

Stranger Things, geçtiğimiz yılın adından en çok söz ettiren dizilerinden biri oldu. Muazzam hikayesi ile bizi ekran başına kilitleyen yapım, birçok hususta beklenmedik bir başarı gösterdi. Başta, 80’leri muhteşem bir şekilde yansıtmakta ortaya koyduğu kusursuzluk olmak üzere, takdirimizi topladı. Winona Ryder ile bizi tekrar buluşturması bir kenarda dursun, belki de televizyon tarihini gelmiş geçmiş en harika çocuk oyuncu ekibini bir araya getirdiğinin de altını çizelim. Netflix’in başarılı dizisinin iple çektiğimiz ikinci sezonu ise, Will Byers karakterinin içinde bulunduğundan bile daha büyük bir tehlikeyle yüzleşiyor. Demogorgon‘dan bile daha acımasız, gördüğü her güzel şeyi yok etmek isteyen bir canavar: M. Night Shyamalan.

Digital Spy‘a röportaj veren M. Night Shyamalan, geçmişte beraber çalıştığı Duffers Kardeşlere çağrıda bulundu. Serinin ikinci sezonunu yönetmeyi canı gönülden istediğini belirten başarısız yönetmen, bir kez daha birlikte çalışmaktan gurur duyacağını da ekledi. “Doğaüstü gerilim filmleri benim uzmanlık alanım…” diye başlayan cümleyi, birçok gerçek dışı yorumla bitiren M. Night Shyamalan, bu istediğinde ne yazık ki ciddi. Duffers Kardeşlere ulaşma konusunda bir basın açıklamasına başvurmuş olmasının sebebi, umarız diğer iletişim enstrümanlarında cevapsız kalmasıdır. “İkinci sezonu ben yöneteyim mi?” mesajı, Duffers Brothers tarafından yalnızcı “görüldü” bildirisi ile yanıtsız kalmış olabilir. En azından bunu umut ediyoruz.

Son yılların en başarısız ismi M. Night Shyamalan ve Stranger Things’in yaratıcısı Duffer Kardeşlerin yolları, 2015 yılında Wayward Pines isimli dizide kesişti. Yapımcılığını Shyamalan’ın üstlendiği dizinin birçok bölümü, Duffer Kardeşler tarafından yazılıp, yönetildi. Bu süreçte aralarında başlayan dostluğun bozulması, en büyük dileğimiz. Çünkü Duffer Kardeşler, geçtiğimiz yıl Stranger Things ile, M. Night Shyamalan’ın kariyeri boyunca ortaya koyduğunun toplamından daha başarılı bir iş çıkardı.

M. Night Shyamalan, hayatlarımıza The Sixth Sense ile girmişti. Kendisi, ilk büyük yapımı ile takdirimizi topladığı gibi, sonraki projeleri için de merakımızı gark etmişti. Sonrasında, The Village, Sign ve Unbreakable geldi. Her biri, ait oldukları türlerin klasikleşmiş sınırlarını genişleten, başarılı yapımlardı. Bu süreçte, plot twist ekseninde ilerleyen kurgular da kendisiyle bir hayli özdeşleşti. Keşke kendisi, o gün, o dakika emekli olsaydı. Dört filmlik bir set halinde, her zaman için iyi hatıralar ile aklımızda yer edecek bir isim olarak kalabilirdi.

Lady In The Water ile başlayan ikinci M. Night Shyamalan dönemi ise tek kelimeyle facia. The Happening gibi, konusun ne olduğunu hala öğrenemediğimiz bir filmle çıktı karşımıza. O dakikaya kadar hala kabul edilebilir hatalar yapmaktaydı. Çöküş, son jenerasyonun animasyon efsanesi The Last Airbender‘ı beyaz perdeye uyarlama fikriyle başladı. Büyük bütçeli yapımlar arasında, 2000’li yılların en kötü filmi bile diyebiliriz The Last Airbender’a. Peki facia burada bitti mi? Elbette hayır. Will Smith‘in, dahi (!) oğlu ile birlikte rol aldığı After Earth geldi. M. Night Shyamalan, bırakın Stranger Things gibi muazzam bir seriyi, sevmediğiniz komşularınızın düğün kasetini bile yönetmesini istemeyeceğiniz bir isim.

Duffers Kardeşlere bu hususta verebileceğimiz tek öğüt, Demogorgon’dan kaçarken başvurulan bir yöntem: Ölü taklidi yapın, belki gider.