Korku filmleri tarihinin ilk adımları canavarlarla atıldı. Bildiğiniz bütün korku ikonları, 30’lu yılların başlarında, oldukça kısımlı imkanlarla başladı beyaz perde maceralarına. Aralarından bazıları, bugün birer kültür öğesi haline geldiler. Düzinelerce aktör tarafından, sayısız yapımda canlandırıldılar. Yine de, onları efsanevi figürler haline getiren ilk aktörler, bu canavarların standartlarını belirlediler. Kalıplaşan imajlar, bu isimlerin üzerine kuruldu. Peki canavarlar aleminin, diğer hepsini gölgede bırakan ikilisi kimler? Elbette ki Kont Drakula ve Frankenstein’ın yaratığı! Başka bir deyişle, Bela Lugosi ve Boris Karloff.
black_cat_01-1050x656Lugosi ve Karloff arasındaki rekabet, belki de sinema tarihinin ilk oyunculuk savaşıydı. Frankenstein ve Dracula filmler, 1931 yılında, yalnızca birkaç hafta arayla vizyona girdiler. İkisi de, korku edebiyatının mihenk taşları arasında gösterilen kitaplardan uyarlamaydı. Bram Stoker’ın Dracula’sı ile Mary Shelley’nin Frankenstein’i, kitap raflarından sonra bu sefer de beyaz perdede çatışacaktı. Gişe başarısı konusunda Frankenstein rakibine şans dahi tanımazken, Dracula da eleştirmenler ve üst zümrelerin takdirini kazandı.

Tod Browning, Bram Stoker’ın Dracula’sını beyaz perdeye taşımaya karar verdiğinde, Bela Lugosi hali hazırda 40’da fazla filmde rol almıştı. Doğduğu ülke Macaristan, tiyatro oyuncusu olarak başladığı kariyeri, kısa süre sonra Birleşik Devletlere taşındı. Hollywood’un doğuşuyla özdeşleşmiş bir figür haline gelmesi için ise, 50. yaş gününe dek beklemesi gerekti. Browning, Romanya sınırları içinde kalan Transilvanya’nın kontunu, Doğu Avrupalı bir oyuncunun oynaması gerektiğini düşünüyordu. Lugosi, seçmeler için odaya girdiği anda, karar verilmişti. Çünkü karşılarında, Bram Stoker’ın tasvir ettiği Kont Drakula’nın ta kendisi duruyordu.
drac21Boris Karloff için ise her şey biraz daha zordu. Esasen, Londra doğumlu olan aktör, William Henry Pratt ismiyle, fakir bir ailenin dokuzuncu çocuğu olarak dünyaya geldi. Devasa fiziği ve konuşmakta yaşadığı güçlükler sebebiyle, acımasız bir çevrenin yaşattığı travmalarla geçti çocukluğu. Mahallesindeki diğer çocuklarca kovalanan, sopalarla dövülen, dalga geçilen bir çocuk. Size Frankenstein’ın yaratığını hatırlattı değil mi? James Whale da öyle düşünmüş olmalı ki, ikonik rolü kendisine verdi. Hem de defalarca. Ardı arkasına çekilen devam filmleriyle, Boris Karloff, Hollywood tarihinin en çok kazanan canavarı hale geldi.
poster_-_frankenstein_02İkilinin yolları, ilk kez 1935 yılında kesişti. Lew Landers’ın, Edgar Allen Poe’nun dünyaca ünlü şiiri Kuzgun’dan esinlendiği The Raven, sinemanın en ünlü canavarlarını birleştiren ilk film oldu. Bu dönemlerde, Lugosi’ye duyulan saygı daha büyüktü. Karloff’a ise hala, yalnızca dış görünüşüyle bu yapımlarda rol alan, bir tür ucube muamelesi yapılıyordu. İlk kez sosyal yetenekleri kısıtlı olmayan bir karakteri canlandıran Karloff, herkesi şaşırtmış, Lugosi’yi dahi gölgede bırakmıştı. Film, Boris Karloff ve Bela Lugosi’yi aynı yapımda birleştirmesi sebebiyle, büyük bir sansasyona yol açtı.

1939 yılında çekilen Son Of Frankenstein ise, ibreleri tamamen değiştiren film oldu. Karloff, Frankenstein’ın yaratığını bir kere daha canlandırırken, Lugosi’nin hayalleri ise suya düşmüştü. Esasen, Baron Frankenstein’a hayat vermek isteyen Lugosi’ye, Dracula’nın karizmasıyla uzaktan yakından alakası olmayan, Ygor rolü verilmişti. Bir ucubeyi canlandırmayı kendisine yakıştıramasa da, stüdyoyla olan anlaşması gereği, Karloff’un gölgesinde kaldığı projede yer aldı Bela Lugosi. İkili arasındaki gerginliğin de bu sette başladığı düşünülüyor.
ar3glw0p9rasyw3hmpgoPeki, Karloff uzun yıllar boyunca ününü ve servetini katlarken, Lugosi’nin kariyeri neden düşüşe geçmişti? Bu hususta, oldukça ilginç bir fikir var. Şöyle ki, Karloff, şakaklarına takılan vidaları çıkarıp, makyajını sildiğinde Frankenstein’ın yaratığı olmayı bırakıyordu. Lakin aynısı Lugosi için geçerli değildi. Kont Drakula rolüne o denli bağlanmıştı ki Lugosi, günlük hayattaki bakışları, duruşu, seçtiği cümleler bile Karanlıklar Prensini andırıyordu. Birçok oyuncu ve yönetmen, Bela Lugosi ile aynı odada uzun süre kaldıklarında, içlerini ürperten bir hissin onlarını kapladığını dile getiriyor.

Sinema tarihinin, bu ilk rol savaşının galibi elbette ki bilinmiyor. Lakin bildiğimiz bir şey var, o da bu iki aktörün, korku türünün yaratıcıları arasına isimlerini yazdırdığı. Boris Karloff’u 1969’ta, Bela Lugosi’yi ise 1973’te kaybettik. Geriye, yüzlerce B Film bırakarak, geceye karıştılar. Peki TINQ kullanıcıları ne düşünüyor? Karloff mu, Lugosi mi? Frankenstein’ın yaratığı mı, yoksa Kont Drakula mı?