23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında, TINQ’in editör ofisini geleceğin acımasız film eleştirmenlerine emanet ettik! Dünyanın dört bir yanından sinemacılar sıkı dursa iyi olur, çünkü Hena onlara kök söktürmeye geliyor. On üç yaşındaki editörümüz, sizler için 1985 yapımı klasik The Breakfast Club’ı inceledi. 

The Breakfast Club –vikipediden de kontrol ettiğim gibi- kült filmlerden biri. Zaten bunu okuyorsanız, filmi izlemişsinizdir diye varsayıyorum (böyle düşünmek için kendi sebeplerim var) ama gene de spoiler vermemeye çalışırım. Film 24 Mart 1984 Cumartesi günü cezaya kalan birbirinden TAMAMEN alakasız 5 öğrencinin o gün yaşadıklarını falan filan anlatıyor. Bu beş kişiyi saymam gerekirse; Claire, Brian, Andrew, Allison ve Bender.

 

Filmde yukarıda da bahsettiğim gibi bir cumartesi günü “Amerikan” filmlerinde arada duyduğunuz “detention”, yani bi nevi ceza alıyorlar.

Ne gariptir ki bu cezaların neredeyse hiç biri ceza gibi değil aksine Türkiye’de arkadaşlarla buluşma olarak sayılacak eğlenceli bir aktiviteye dönüyor. Aman neymiş, cumartesileri boşa gidiyormuş. ÜZÜLÜYORUM.
Neyse konumuza dönelim. Ceza alıyorlar. Cezada saat 7’den -galiba- 4’e kadar kütüphanede kalmak,yerlerinden kalkmamak ve kendileri hakkında 1000 kelimelik bir kompozisyon yazmak zorundalar, yani müdür Richard öyle diyor.

Böyle olmuyor yani. Olsa zaten “Ölemez. Ölse dizi biter” tarzı bi şey olur film biter. Bender, burdaki suçlumsu karakter. Her cumartesi bu cezalara kalıyor belli ki zaten onunla başlıyor herşey. Sporcumuz Andrew’a Claire’e falan sataşıyor, canım beynimiz Brian’a sataşmıyor da şakalaşıyor ayağından falan sohbetimsi şeyler ediyorlar. Zaten garibimiz Allison filmin çeyreğinde falan devreye giriyor.

Bi şekilde başlıyorlar eğlenmeye, hepsi okulun farklı “kesimlerinden” olsalar da kaynaşıyorlar, eğleniyorlar baya.

Filmde acayip bir atmosfer var diyebilirim.Bir bakmışsın gülüyolar eğleniyorlar,sen de gülüyorsun falan, sonra bum, bi anda üzücü kırıcı, tartışmalı bir şey oluyor. Çok dikkat etmiştim izlerken buna da yazıyım dedim.

Ben filmi çok beğendim. İzlemesi kolay, hoş bir film. Filmde bir Andrew’a ısınamadım o da suratı yüzünden olabilir niye bilmiyorumlkadzxaf. İzlenmesi gereken bir film gibi zaten klasik kült bir film. Hakikaten sonunda pazartesi günü karşılaştıklarında ne olacak sorusuyla bırakıyor insanı, sahi acaba pazartesi noluyo?

Yalnız başlıktan da anlayacağınız üzere “Kahvaltı Kulübü” nü kabul etmiyorum. Çünkü bir çok filmin başlığı Türkçe’ye çevrilirken filmin içeriğine falan göre çevriyorlar. Direk kelime olarak çevirmiyorlar da, The Breakfast Club da filmi izlemeye üşenip Kahvaltı Kulübü diye sallamışlar gibime geliyor.

şöyle de bitireyim: (spoilerlı mı bilemedim)

“Sevgili Mr. Vernon,

Yaptığımız kötü şeyler için bütün bir cumartesimizi cezada feda etmemiz gerektiği gerçeğini kabul ediyoruz. Yaptığımız şey yanlıştı, ama bizi kim olduğumuzu düşündüğümüz hakkında bir kompozisyon yazmak zorunda bıraktığınız için deli olduğunuzu düşünüyoruz. Bizi istediğiniz gibi görüyorsunuz… En temel kavramlarla, en elverişli tanımlarla. Ama biz; her birimizin bir beyin,bir atlet,bir deli, bir prenses ve bir suçlu olduğumuzu keşfettik. Bu sorunuzu yanıtlıyor mu?”

Saygılarımızla,

The Breakfast Club