British Academy of Film and Television Arts, her yıl düzenlediği ödül seremonisi ile, Avrupa Sinemasının en prestijli altın heykelciklerinden birini dağıtıyor. Özellikle Hollywood çehrelerinin son yıllarda BAFTA’ya verdiği önemin artması, köklü organizasyonun popülerliğini bir hayli arttırdı. Lakin, belki de tarihinde ilk defa, Hollywood için bile Akademi Ödüllerinden daha büyük bir öneme sahip olacak BAFTA. Çünkü namağlup şampiyon, dişine göre bir rakip aramak adına Ada’ya geliyor. Lakin pusuya yatmış bir yaşlı kurt, her hareketi izlemekte.

Mavi köşede, Birleşik Devletleri temsil edecek film, boks terimiyle “çekişme görmemiş” bir şampiyon. La La Land, Altın Küre‘yi, rekor kıran 7 ödülle geride bıraktı. Bahsi şirketleri Oscar’ı eve götürme ihtimalini banko olarak görüyor. Bu kesinlik, heyecanı biraz öldürüyor diyebiliriz. Genç yönetmen de aynı fikirde diyebiliriz, çünkü rekabetsizlik Damien Chazelle‘in filmine okyanusu aştırdı. Lakin kendisine seçtiği rakip, hiç kimsenin kafa tutmak istemeyeceği bir güç. Hem de, büyüsünü Los Angeles’tan alan bir müzikalin, arkasını Lee Dağındaki Hollywood yazısına vermeden yarışacağını düşünürsek.

Cannes‘da Altın Palmiye‘ye layık görülen I, Daniel Blake‘i kırmızı köşede dövüşecek. Hem de sosyalizm kırmızısı. Çünkü bu gerçekçilik orkestrasının şefi, bir sinema efsanesi olan Ken Loach. Evet, ne zaman yolu Cannes‘a veya Berlin‘e düşse, kendisine gümrük sorunları yaşatabilecek kadar fazla altınla eve dönüyor. Lakin şu ana dek yıldızı pek de barışmadı BAFTA ile. Bunun ardında politik sebeplerden yattığına dair ciddi makaleler okumadık değil. Bu konu, başlı başına bir yazıya bir bedel olduğu için irdelemeyeceğiz. Velhasıl şu bir gerçek, Hollywood bir masal dünyası ve Ada Sineması, gerçekçiliği en keskin bıçağı. Ken Loach‘un La La Land’in sihirli notalarına bir tokat atıp, “artık Kansas’ta değilsin” deme ihtimali bir hayli yüksek.

Bir yerde, en ufak parça sanat varlığı gözleniyorsa, yalnızca birkaç dakika içinde, estetiğin kendisi kadar geçmişe uzanan şu soru sorulacaktır: Sanat, toplum için midir, sanat için midir? Sizi durduk yere lise edebiyat derslerinize götürmek istemezdik. Lakin belirttiğimiz üzere, karşımızdaki düello fazlasıyla tipik bir örnek. Bir köşede, işçi sınıfının bürokrasinin içinde kaybolan sesini anlatan, toplumcu-gerçekçi bir ba yapıt var. Diğer tarafta ise, caz ritmini ham madde belleyip, ritmlerle şekil verilmiş bir peri masalı. Dünya üzerindeki ilk asrını henüz dolduran sinema, belki de sanatın en eski kavgasına sahne olacak.

Ken Loach ve Damien Chazelle. Cazın altın çocuğu, henüz 31 yaşında ikinci kez Oscar’a aday gösterilen, bırakın örnek almayı, sinemanın yarım asırlık sütunlarına ders verebilecek bir yetenek abidesi Damien Chazelle. Lakin diğer tarafta, yalnız bir bozkır kurdu var. Onun için sinema, eğlence sektörünün bir parçası değil. Film çekmek yalnızca bir enstrüman Ken Loach için. Onun amacı, çarklara çomak sokmak. Eğer yeteneği film çekmek değil de, kurabiye pişirmek olsaydı, yine de dünyanın en toplumcu-gerçekçi hamurunu yoğuruyor olurdu. Damien Chazelle, elbette ki ön plana, bu kadar genç yaşta başardığı işlerle çıkıyor. Deneyim ibresi de takdir edersiniz ki Loach’un tarafında. Ama bütün bunların hiçbir önemi yok. Ne Chazelle gençliğine güvenecek kadar cahil, ne de Loach deneyimine sığınacak kadar kibirli.

La La Land, oldukça kompleks bir kusursuzluğa sahip. Teşrif ettiği her ödül töreninden onlarca heykelcik ile dönmesinin birçok sebebi var. Emma Stone ve Ryan Gosling arasındaki muazzam uyum, harikulade müzikler ve koreografi, Tartışmasız bir kurgu… Oldukça uzun bir malzemeler listesi. I, Daniel Blake ise, bünyesinde en ufak elle tutulur deneyimi olan aktör veya aktris bile barındırmıyor. Bütün bu soslar, baharatlar, Ken Loach’un mutfağına pek uğrayan elementler değil. I, Daniel Blake, bütün saflığıyla, el dahi sürülmemiş bir gerçekçilik vaat ediyor. Birbirine taban tabana zıt olan iki yapımla karşı karşıyayız. Evet, tekrar ediyoruz, I, Daniel Blake ve La La Land birbirlerinin, eşit seviyede başarılı antitezleri. Burada yarışacak olan şey eserler değil, fikirler.

Diğer adayların hiç mi şansı yok diye sorduğunuzu duyabiliyoruz. Elbette ki var. Moonlight ve Manchester By The Sea muazzam filmler. Oscar hayallerini imkansıza yakın kılan, Akademinin bir müzikalle karşılaşınca dizlerinin bağının çözülmesi. Hem de Chicago ve The Artist‘ten farklı olarak, gerçekten özgün bir tanesinden bahsediyoruz bu yıl. BAFTA’nın La La Land ve I, Daniel Blake arasında seçim yapacağına bizi inandıran başlıca sebep ise, herkesin merak ettiği çekişmenin bu iki film arasında olacağı. Hiç kimse bu dövüşün galibini öğrenmeden ringden ayrılmak istemiyor. Eğer üçüncü bir film galip gelirse, yukarıda irdelediğimiz sorun cevapsız kalacak. Neredeyse hiç kimse tatmin olmamış olacak. Moonlight ve Manchester By The Sea’nin ortaya koydukları kusursuz işler, ne yazık ki yeterli olmayacaktır.

I, Daniel Blake, Akademi Ödüllerinde boy göstermeyecek. Yani bu tek maçlık bir final. Kazananı 12 Şubatta, TINQ‘in canlı takibi ile izleyeceğiz. Siz hangi taraftasınız? Sanatın hangi yüzü sizce ödüle doğru bakıyor? Gelin ve fikrinizi 50.000 TINQ kullanıcısı ile paylaşın!